Müminun Duası

Mü'minun süresi, Mekke döneminde inen sürelerdendir. Kur'anı Kerim'in 23. Süresidir. 118 ayetten oluşmaktadır. Adını birinci ayetteki Mu'minun kelimesinden almıştır. Medineye hicretten önce Mekke'de inmiş son süre olarak kabul edilir. Arapçaa mü'minun kelimesi inananlar anlamına gelir. Çoğul bir kelimedir. Bütün Mü'minleri muhatap almaktadır. Mu'minun süresinin öncelikli konularından biri inananların üstün nitelikleridir. Sürede Allah'ın İnsanları nasıl yarattığı, onlara neler bağışladığı zikredilmektedir. Allah'ın büyüklüğü ve kudreti, Peygamber Efendimiz (sav)'e karşı olanların uğrayacakları felaketler, Geçmişteki Peygamberlerin karşılaştıkları güçlükler ile onlara karşı inanmayanların akibetleri anlatılmaktadır.

MU'MİNÛN SÛRESİ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ
1-) Kad eflehal mu'minun;
Hakikaten (şu) mü’minler iflah etmiştir/kurtulmuştur.
الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ
2-) Elleziyne hüm fiy Salatihim haşiun;
Onlar ki salat (Namaz) larında huşu’dadırlar (müşahadelerinde benliksizdirler).
وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ
3-) Velleziyne hüm anil lağvi mu'ridun;
Ve onlar ki lağv (batıl-boş söz, faydasız iş) den yüz çeviricidirler.
وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ
4-) Vellezine hüm liz Zekati faılun;
Ve onlar ki zekat (taharet, tezkiye) için faillerdir.
وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ
5-) Velleziyne hüm li furucihim hafizun;
Ve onlar ki ferclerini (cinsiyet organlarını) mühafaza edicidirler (şehvetlerden korunurlar).
إِلَّا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ
6-) İlla alâ ezvacihim ev ma meleket eymanühüm feinnehüm ğayru melumiyn;
Eşleri ve yahut sağ ellerinin malik oldukları müstesna... Çünkü onlar (bundan dolayı) levmedilmiş değillerdir (kınanamazlar).
فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاء ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ
7-) Femenibteğa verae zâlike feülaike hümül adun;
Artık kim bundan ötesini isterse, işte onlar sınırı aşanların ta kendileridirler.
وَالَّذِينَ هُمْ لِأَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ
8-) Velleziyne hüm liemanatihim ve ahdihim raun;
Ve onlar (o mü’minler) ki emanetlerine ve ahdlerine riayet edicilerdir.
وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ
9-) Velleziyne hüm alâ salevatihim yuhafizun;
Ve yine onlar ki salat (namaz) larını bilfiil Muhafaza ederler (müşahadeleri zaman üstüdür; gerçekten diri-yaşayanlardır).
أُوْلَئِكَ هُمُ الْوَارِثُونَ
10-) Ülaike hümül varisun;
İşte onlardır varisler.
الَّذِينَ يَرِثُونَ الْفِرْدَوْسَ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
11-) Elleziyne yerisunel firdevs hüm fiyha halidun;
Ki, Firdevs’e varis olmuş bu kimseler orada ebedi kalıcılardır.
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ مِن سُلَالَةٍ مِّن طِينٍ
12-) Ve lekad halaknel İnsane min sülaletin min tıyn;
Andolsun ki insan’ı tıyn’den (balçık’tan; su+mineral terkibinden) meydana gelen bir sülale (hülasa, süzme, öz; döl, genetik)’den yarattık.
ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَّكِينٍ
13-) Sümme cealnahu nutfeten fiy kararin mekiyn;
Sonra onu sağlam bir karargahta bir nutfe (sperm) kıldık.
ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَاماً فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْماً ثُمَّ أَنشَأْنَاهُ خَلْقاً آخَرَ فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ
14-) Sümme halaknennutfete alekaten fehalaknel alekate mudğaten fehalaknel mudğate ızamen fekesevnel ızame lahma* sümme enşe'nahu halkan ahar* fetebarekâllahu ahsenül halikıyn;
Sonra o nutfeyi bir alaka (donmuş kan, genetik yapı, embriyo) yarattık, sonra o alaka’yı bir mudğa (bir çiğnemlik et) yarattık, sonra o mudğa’yı kemikler yarattık, nihayet o kemiklere de et giydirdik... Sonra onu bir başka/ikinci bir yaratış ile inşa ettik (nefh-i ruh?)... Yaratıcıların en güzeli Allah ne yücedir!.
ثُمَّ إِنَّكُمْ بَعْدَ ذَلِكَ لَمَيِّتُونَ
15-) Sümme inneküm ba'de zâlike lemeyyitun;
Sonra, muhakkak ki siz bunun ardından elbette öleceksiniz (vefat, fiziki Ölüm).
ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ تُبْعَثُونَ
16-) Sümme inneküm yevmel kıyameti tüb'asun;
Sonra, muhakkak ki siz kıyamet günü (ölüm’ün, fena’nın akabinde) ba’solunacaksınız.
وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَائِقَ وَمَا كُنَّا عَنِ الْخَلْقِ غَافِلِينَ
17-) Ve lekad halakna fevkaküm seb'a taraika, ve ma künna anil halkı ğafiliyn;
Andolsun ki fevkınızde yedi tarık (yedi yol) yarattık... Onların halk’ından gafiller değiliz.
وَأَنزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَأَسْكَنَّاهُ فِي الْأَرْضِ وَإِنَّا عَلَى ذَهَابٍ بِهِ لَقَادِرُونَ
18-) Ve enzelna mines Semai maen Bi kaderin feeskennahu fiyl Ard* ve inna alâ zehabin Bihi le kadirun;
Sema’dan Bi-kaderin (bir ölçü ile) bir su inzal ettik de onu Arz’da durdurduk/yerleştirdik (iskan, Huzur)... Doğrusu onu gidermeye de elbette kaadirleriz.
فَأَنشَأْنَا لَكُم بِهِ جَنَّاتٍ مِّن نَّخِيلٍ وَأَعْنَابٍ لَّكُمْ فِيهَا فَوَاكِهُ كَثِيرَةٌ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ
19-) Feenşe'na leküm Bihi cennâtin min nahıylin ve a'nab* leküm fiyha fevakihü kesiyretün ve minha te'külun;
Onunla (o su ile B sırrınca) sizin için hurma ağaçlarından ve üzümlerden bahçeler inşa ettik... Onlarda sizin için birçok meyveler (marifetler, kemalatlar) vardır ve onlardan yiyorsunuz da.
وَشَجَرَةً تَخْرُجُ مِن طُورِ سَيْنَاء تَنبُتُ بِالدُّهْنِ وَصِبْغٍ لِّلْآكِلِينَ
20-) Ve şecereten tahrucü min Turi Seynae tenbütü Biddühni ve sıbğin lil akiliyn;
Ve (yine o su ile) Tur-i Seyna (Tur-i Siyna; güzel dağ; Beyin)’dan çıkan, (B sırrınca) yağlı olarak biten/yağ ile biten/yağ veren ve yiyenler için bir katık olan bir şecere de (inşa ettik).
وَإِنَّ لَكُمْ فِي الْأَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُّسقِيكُم مِّمَّا فِي بُطُونِهَا وَلَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ كَثِيرَةٌ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ
21-) Ve inne leküm fiyl en'ami le ıbreten, nüskıyküm mimma fiy butuniha ve leküm fiyha menafiu kesiyretün ve minha te'külun;
Ve En’am’da (kurban olabilecek çiftlik hayvanları; o tür kuvveler) da sizin için elbette bir ibret vardır... Onların batn (karın) larında olanlardan sizi suvarırırz... Onlarda sizin için pekçok menfaatlar vardır ve onlardan yersiniz de.
وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَ
22-) Ve aleyha ve alel fülki tuhmelun;
Onların (hayvanların) üzerinde ve gemilerin üzerinde yüklenilip taşınıyorsunuz.
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحاً إِلَى قَوْمِهِ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ أَفَلَا تَتَّقُونَ
23-) Ve lekad erselna Nuhan ila kavmihi fekale ya kavmı'budullahe ma leküm min ilahin ğayruHU, efela tettekun;
Andolsun ki Nuh’u kavmine irsal ettik de (o kavmine) dedi ki: “Ey kavmim!.. Allah’a kulluk edin... O’nun gayrından bir ilahınız yoktur... Hala ittika etmiyor musunuz= korkup korunmuyor musunuz?”.
فَقَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِن قَوْمِهِ مَا هَذَا إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُرِيدُ أَن يَتَفَضَّلَ عَلَيْكُمْ وَلَوْ شَاء اللَّهُ لَأَنزَلَ مَلَائِكَةً مَّا سَمِعْنَا بِهَذَا فِي آبَائِنَا الْأَوَّلِينَ
24-) Fekalel meleülleziyne keferu min kavmihi ma hazâ illâ beşerun mislüküm, yüriydü en yetefaddale aleyküm* velev şaAllahu leenzele Melaiketen, ma semi'na Bi hazâ fiy abainel evveliyn;
O’nun (Nuh’un) kavminden kafir olan mele’ (aynı görüşü paylaşan meclis, geleneksel toplumun ileri gelenleri) dedi ki: “Bu sizin gibi bir beşerden başka değil... Size üstünlük murad ediyor... Eğer Allah dileseydi (bir beşer irsal etmek yerine) elbette melaike inzal ederdi... Biz ilk babalarımız içinde (Bi-) bunu (hakikatınız olan Allah’a kulluk edin; O’nun gayrı vücud/ilah vehmetmeyin’i) işitmedik”.
إِنْ هُوَ إِلَّا رَجُلٌ بِهِ جِنَّةٌ فَتَرَبَّصُوا بِهِ حَتَّى حِينٍ
25-) İn hüve illâ racülün Bihi cinnetün feterebbesu Bihi hatta hıyn;
“O (B sırrınca) kendisinde cinnet olan (aklı olmayan) bir adamdan başkası değil... Belli bir süreye kadar (Bi-) Onu tarabbus edin (gözetleyin bakalım)”.
قَالَ رَبِّ انصُرْنِي بِمَا كَذَّبُونِ
26-) Kale Rabbinsurniy Bima kezzebun;
(Nuh) dedi ki: “Rabbim!.. Beni yalanlamalarına karşın (B sırrınca) nusret et bana”.
فَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِ أَنِ اصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا فَإِذَا جَاء أَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ فَاسْلُكْ فِيهَا مِن كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلَّا مَن سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ مِنْهُمْ وَلَا تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا إِنَّهُم مُّغْرَقُونَ
27-) Fe evhayna ileyhi enisnaıl fülke Bi a'yüniNA ve vahyiNA feiza cae emruNA ve farettennuru, feslük fiyha min küllin zevceynisneyni ve ehleke illâ men sebeka aleyhil kavlü minhüm* ve la tühatıbniy filleziyne zalemu* innehüm muğrekun;
Bunun üzerine O’na (Nuh’a) vahyettik ki: “(Bi-) Aynlarımız (gözlerimiz, korumamız) ve vahyimiz ile (o ma’lum) gemi’yi (şeriat) yap (Hz.Nuh, şeriat yapıcı Ulul Azm Rasûller’den biri... Şura: 13)... Emrimiz geldiği ve tennur (kaynak, fırın) feveran ettiği (kuvvet ve şiddetle fışkırdığı, kaynadığı) vakit, her çift/eş’den iki (her eşi olandan bir çift) ve onlardan aleyhine daha önce söz geçmiş olan hariç ehlini, ona (gemiye) sok (sülük ettir)... Zalimler hakkında benimle muhatab olma... Kesinlikle onlar boğulacaklardır”.
فَإِذَا اسْتَوَيْتَ أَنتَ وَمَن مَّعَكَ عَلَى الْفُلْكِ فَقُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي نَجَّانَا مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ
28-) Feizesteveyte ente ve mem meake alel fülki fekulil Hamdu Lillahilleziy neccana minel kavmizzalimiyn;
“Sen, ve seninle beraber olanlar gemi’ye istiva ettiğin (iz) de de ki: Hamd, bizi zalimler kavminden kurtaran (tüm kuvve ve sıfatlar yalnızca kendisine ait olan) Allah’a mahsustur”.
وَقُل رَّبِّ أَنزِلْنِي مُنزَلاً مُّبَارَكاً وَأَنتَ خَيْرُ الْمُنزِلِينَ
29-) Ve kul Rabbi enzilniy münzelen mübareken ve ente hayrul münziliyn;
“Ve de ki: Rabbim, mübarek bir inzal yerine inzal et beni/mübarek bir inzal ile inzal et beni... Sen inzal edenlerin (konuklayanların) en hayırlısısın”.
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ وَإِن كُنَّا لَمُبْتَلِينَ
30-) İnne fiy zâlike le ayatin ve in künna le mübteliyn;
Muhakkak ki bunda ayetler (deliller, ibretler) vardır... Biz elbette ibtila (imtihan) edenleriz.
ثُمَّ أَنشَأْنَا مِن بَعْدِهِمْ قَرْناً آخَرِينَ
31-) Sümme enşe'na min ba'dihim karnen ahariyn;
Sonra, onlardan sonra başka bir karn (nesil) inşa ettik.
فَأَرْسَلْنَا فِيهِمْ رَسُولاً مِنْهُمْ أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ أَفَلَا تَتَّقُونَ
32-) Feerselna fiyhim Rasûlen minhüm enı'budullahe ma leküm min ilahin ğayruHU, efela tettekun;
Ve içlerinde: “Allah’a kulluk edin... O’nun gayrından bir ilahınız yoktur... Hala ittika etmiyor musunuz= korkup korunmuyor musunuz?” (diyen) kendilerinden bir Rasûl irsal ettik.
وَقَالَ الْمَلَأُ مِن قَوْمِهِ الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِلِقَاء الْآخِرَةِ وَأَتْرَفْنَاهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا مَا هَذَا إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يَأْكُلُ مِمَّا تَأْكُلُونَ مِنْهُ وَيَشْرَبُ مِمَّا تَشْرَبُونَ
33-) Ve kalel meleü min kavmihilleziyne keferu ve kezzebu Bi Lıkail ahireti ve etrefnahüm fiyl hayatid dünya, ma hazâ illâ beşerun mislüküm, ye'külü mimma te'külune minhu ve yeşrebü mimma teşrabun;
O’nun kavminden kafir olanlar, Ahiret’e lıka’yı (varlıklarında kudret-bilinç boyutunun açığa çıkışını yaşamayı B sırrınca) yalanlayanlar ve dünya hayatında refaha-imkanlara kavuşturduğumuz mele’ (o örfün ileri gelenleri) dedi ki: “Bu sizin gibi bir beşerden başka değil... Sizin yediğinizden yiyor ve sizin içtiğinizden içiyor”.
وَلَئِنْ أَطَعْتُم بَشَراً مِثْلَكُمْ إِنَّكُمْ إِذاً لَّخَاسِرُونَ
34-) Ve lein eta'tüm beşeran misleküm inneküm izen lehasirun;
“Andolsun ki eğer sizin gibi bir beşere itaat ederseniz, muhakkak ki siz o takdirde elbette hüsrana uğrayanlar olursunuz”.
أَيَعِدُكُمْ أَنَّكُمْ إِذَا مِتُّمْ وَكُنتُمْ تُرَاباً وَعِظَاماً أَنَّكُم مُّخْرَجُونَ
35-) Eyeıdüküm enneküm iza mittüm ve küntüm türaben ve ızamen enneküm muhrecun;
“(O Rasûl) size, öldüğünüz, toprak ve kemikler olduğunuzda mutlaka çıkarılacağınızı mı va’dediyor?”.
هَيْهَاتَ هَيْهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَ
36-) Heyhate heyhate lima tuadun;
“Heyhat, heyhat (çok uzak, uzaktan da uzak), o va’dolunduğunuz şey”.
إِنْ هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ
37-) İn hiye illâ hayatüned dünya nemutü ve nahya ve ma nahnu Bi meb'usiyn;
“O (yaşam) ancak dünya (en aşağı) hayatımızdır... (Burada biz) ölürüz ve yaşarız; biz (Bi-) ba’solunacaklar değiliz”.
إِنْ هُوَ إِلَّا رَجُلٌ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِباً وَمَا نَحْنُ لَهُ بِمُؤْمِنِينَ
38-) İn huve illâ raculüniftera alellahi keziben ve ma nahnu lehu Bi mu’miniyn;
“O (Rasûl), Allah üzerine yalan uyduran bir adamdan başkası değil... Biz Ona (Bi-) mü’minler değiliz”.
قَالَ رَبِّ انصُرْنِي بِمَا كَذَّبُونِ
39-) Kale Rabbinsurniy Bima kezzebun;
(Rasûl) dedi ki: “Rabbim!.. Beni yalanlamalarına karşın (B sırrınca) nusret et bana!”.
قَالَ عَمَّا قَلِيلٍ لَيُصْبِحُنَّ نَادِمِينَ
40-) Kale amma kaliylin leyusbihunne nadimiyn;
(Rasûl’ün Rabbi) dedi ki: “Az sonra elbette pişman olacaklardır”.
فَأَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ بِالْحَقِّ فَجَعَلْنَاهُمْ غُثَاء فَبُعْداً لِّلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ
41-) Feehazethümüs sayhatü Bil Hakkı fecealnahüm ğusaen, febu'den lil kavmiz zalimiyn;
Sayha (korkunç ses dalgası; israfil?) onları Bil-Hakk (Hakk olarak) yakaladı da onları ğüsa (süprüntü, selin taşıdığı çürümüş ot) kıldık... Zalimler kavmine uzak olmak vardır.
ثُمَّ أَنشَأْنَا مِن بَعْدِهِمْ قُرُوناً آخَرِينَ
42-) Sümme enşe'na min ba'dihim kurunen ahariyn;
Sonra, onlardan sonra başka karn (nesil) lar inşa ettik.
مَا تَسْبِقُ مِنْ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ
43-) Ma tesbiku min ümmetin eceleha ve ma yeste'hırun;
Hiçbir ümmet ne ecelini sebkedebilir (öne geçebilir) ne de geri kalabilir.
ثُمَّ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا تَتْرَا كُلَّ مَا جَاء أُمَّةً رَّسُولُهَا كَذَّبُوهُ فَأَتْبَعْنَا بَعْضَهُم بَعْضاً وَجَعَلْنَاهُمْ أَحَادِيثَ فَبُعْداً لِّقَوْمٍ لَّا يُؤْمِنُونَ
44-) Sümme erselna RusüleNA tetra* küllema cae ümmeten Rasûlüha kezzebuhü feetba'na ba'dahüm ba'dan ve cealnahüm ehadiys* febu'den likavmin la yu'minun;
Sonra Rasûllerimizi birbiri ardınca (ardarda, arkası kesilmeksizin gelip durdu, mütetabiayn) irsal ettik... Herbir ümmete kendi Rasûl’ü geldikçe Onu yalanladılar... Biz de onları birbirinin arkasına kattık (ardarda helak ettik) ve onları ahdüse (ibretlik hikaye) ler kıldık... Uzak olsun iman etmeyen kavim.
ثُمَّ أَرْسَلْنَا مُوسَى وَأَخَاهُ هَارُونَ بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُّبِينٍ
45-) Sümme erselna Musa ve ehahu Harune Bi ayatiNA ve sultanin mübiyn;
Sonra Musa’yı ve kardeşi Harun’u (Bi-) ayetlerimiz ve apaçık bir sultan (karşı konulamaz hüccet) olarak irsal ettik.
إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْماً عَالِينَ
46-) İla fir'avne ve meleihi festekberu ve kânu kavmen aliyn;
Fravun’a ve onun mele’ (ileri gelenleri) sine (irsal ettik Musa ve kardeşini)... Ancak (Fravun ve mele’si) büyüklük tasladılar (gayriyete yerleştiler) ve alun (Secde etmeyen, baş eğmeyen, kendilerini üstün gören) bir kavm oldular.
فَقَالُوا أَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَ
47-) Fekalu enu'minu libeşerayni mislina ve kavmühüma leNA abidun;
Hatta şöyle dediler: “Kendilerinin kavmi bize abidler (ibadet-kulluk edenler, köleler) iken bizim gibi iki beşere mi iman edeceğiz?”.
فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَكِينَ
48-) Fekezzebuhüma fekânu minel mühlekiyn;
Ve o ikisini yalanladılar da bu sebeple helak edilenlerden oldular.
وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ
49-) Ve lekad ateyna MuselKitabe leallehüm yehtedun;
Andolsun ki, (İsrailOğulları) hidayet/doğru yolu bulsunlar diye Musa’ya Kitab’ı verdik.
وَجَعَلْنَا ابْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُ آيَةً وَآوَيْنَاهُمَا إِلَى رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَعِينٍ
50-) Ve cealnebne Meryeme ve ümmehu ayeten ve aveynahüma ila rebvetin zati kararin ve meıyn;
MeryemOğlu’nu ve anasını bir ayet kıldık... Ve o ikisini karar sahibi (yerleşmeye, oturmaya uygun, rahat) ve gözle görünür akar suyu olan yüksek bir yere (tepeye; sıfatiyyun?) yerleştirdik.
يَا أَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحاً إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ
51-) Ya eyyüherRusulü külu minet tayyibati va'melu saliha* inniy Bima ta'melune Aliym;
Ey Rasûller!... Tayyibattan (temiz enerjili, şirksiz gıda?) yeyin ve salih amel edin... Muhakkak ki Ben, (B sırrınca) amellerinizi Aliym’im (amellerinizin karşılığı var).
وَإِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِ
52-) Ve inne hazihi ümmetüküm ümmeten vahıdeten ve ENE Rabbüküm fettekun;
Ve işte şu (tevhid ümmeti) tek bir ümmet olarak sizin ümmetinizdir... Ben de sizin Rabbinizim, o halde Ben’den ittika edin!.
فَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ زُبُراً كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ
53-) Fetekattau emrehüm beynehüm zübüra* küllü hızbin Bima ledeyhim ferihun;
(Diyn bir iken) onlar zübreler (fırkalar; muhtelif yorumlar, görüşler, kitablar) halinde aralarında işlerini (dinlerini) parça parça ettiler... Her hizib kendi yanında/katında bulunan ile razı ve hoşnuddur.
فَذَرْهُمْ فِي غَمْرَتِهِمْ حَتَّى حِينٍ
54-) Fezerhüm fiy ğamretihim hatta hıyn;
Bir süreye kadar onları ğamre’leri (kendilerini örten-kapatan şey; madde boyutu) içinde bırak.
أَيَحْسَبُونَ أَنَّمَا نُمِدُّهُم بِهِ مِن مَّالٍ وَبَنِينَ
55-) Eyahsebune ennema nümiddühüm Bihi min malin ve beniyn;
Sanıyorlar mı ki, mal’dan ve oğullar’dan (dünya hayatının süslerinden) kendilerine (B sırrınca) vermek ile;
نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِ بَل لَّا يَشْعُرُونَ
56-) Nüsariu lehüm fiyl hayrat* bel la yeş'urun;
Onlar için hayrat’ta koşuşturuyoruz (asıl hayırları çabucak kendilerine ulaştırıyoruz, sanki?)... Hayır onlar farkında değiller (bilakis takibeden 4 ayettekiler hayırlara süra’tle erenler?).
إِنَّ الَّذِينَ هُم مِّنْ خَشْيَةِ رَبِّهِم مُّشْفِقُونَ
57-) İnnelleziyne hüm min haşyeti Rabbihim müşfikun;
Onlar ki Rablerinin haşyetinden titreyenlerdir (müşahade).
وَالَّذِينَ هُم بِآيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَ
58-) Velleziyne hüm Bi ayati Rabbihim yu'minun;
Ve onlar ki (B sırrıyla) Rablerinin ayetlerine iman (ikan) edenlerdir.
وَالَّذِينَ هُم بِرَبِّهِمْ لَا يُشْرِكُونَ
59-) Velleziyne hüm Bi Rabbihim la yüşrikûn;
Ve onlar ki (Bi-Rabbihim) Rablerine ortak koşmayanlardır (fena).
وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ مَا آتَوا وَّقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ أَنَّهُمْ إِلَى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَ
60-) Velleziyne yu'tune ma atev ve kulubühüm veciletün ennehüm ila Rabbihim raciun;
Ve onlar ki verdiklerini, Rablerine rücu’ edecekler (kıyamet) diye kalbleri korkuyor oldukları halde verirler.
أُوْلَئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَهُمْ لَهَا سَابِقُونَ
61-) Ülaike yüsariune fiyl hayrati ve hüm leha sabikun;
İşte onlar hayrat’ta (gerçek hayırlarda; tezkiye ve tevhid’de) müsaraat edenlerdir (sür’atle gerçek hayırlara ulaşanlardır)... Ve onlar hayrat’ta (ubudiyyette) öne geçenlerdir.
وَلَا نُكَلِّفُ نَفْساً إِلَّا وُسْعَهَا وَلَدَيْنَا كِتَابٌ يَنطِقُ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
62-) Ve la nükellifü nefsen illâ vüs'aha ve ledeyNA Kitabün yentıku Bil Hakkı ve hüm la yuzlemun;
Hiç bir nefse vüs’atinden başkasını (kapasitesinin-sıkalasının dışındakini) teklif etmeyiz... Yanımızda/katımızda (skalalarını) Bil-Hakk (Hakk olarak) nutkeden bir Kitab (yazı) vardır... Onlar zulme uğratılmazlar.
بَلْ قُلُوبُهُمْ فِي غَمْرَةٍ مِّنْ هَذَا وَلَهُمْ أَعْمَالٌ مِن دُونِ ذَلِكَ هُمْ لَهَا عَامِلُونَ
63-) Bel kulubühüm fiy ğamretin min hazâ ve lehüm a'malün min duni zâlike hüm leha amilun;
Fakat onların kalbleri bundan (vahdet, kader realitesinden) ğamra (örten, kapatan nesne; gaflet) içindedir... Onların bundan mada, (nefsani dürtülerle, bedensel zaaflarla talip olup) o işler için de amil oldukları (çalıştıkları) amelleri de vardır.
حَتَّى إِذَا أَخَذْنَا مُتْرَفِيهِم بِالْعَذَابِ إِذَا هُمْ يَجْأَرُونَ
64-) Hatta iza ehazna mütrefiyhim Bil azâbi iza hüm yec'erun;
Nihayet onların mütref’lerini (dünyevi-şehvani imkanların bolluğu ile şımaran, ni’metleri-fırsatları doğru olarak değerlendrimeyenleri) (Bi-) azab ile yakaladığımızda hemen yalvara-yakara feryad ederler.
لَا تَجْأَرُوا الْيَوْمَ إِنَّكُم مِّنَّا لَا تُنصَرُونَ
65-) La tec'erul yevme inneküm minNA la tunsarun;
“Bugün feryad etmeyin!.. Muhakkak ki siz bizden yardım olunmazsınız”.
قَدْ كَانَتْ آيَاتِي تُتْلَى عَلَيْكُمْ فَكُنتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ تَنكِصُونَ
66-) Kad kânet ayatiy tütla aleyküm feküntüm alâ a'kabiküm tenkisun;
“Ayetlerim sizin üzerinize tilavet ediliyordu da siz topuklarınız üzerine gerisin geri dönüyordunuz”.
مُسْتَكْبِرِينَ بِهِ سَامِراً تَهْجُرُونَ
67-) Müstekbiriyne Bih* samiran tehcürun;
“Ona (kendilerine tilavet edilen ayetlerin anlattığı gerçeğe, B sırrınca) müstekbirler (Hakka boyun eğmeyen, gayriyete yerleşenler) olarak, geceleyin (veya geceleyin konuşan topluluk olarak) hezeyan ediyordunuz (akılsızca konuşup saçmalıyordunuz!...Ki geceleyin kıyam, kıraat, Zikir, secde, tefekkür, ilim v.b. hakikatına ve sisteme dönük çalışmalar ve itaat fiilleri dışında batıl-dünyevi meşguliyetler kerih görülmüştür)”.
أَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ أَمْ جَاءهُم مَّا لَمْ يَأْتِ آبَاءهُمُ الْأَوَّلِينَ
68-) Efelem yeddebberul kavle em caehüm ma lem ye'ti abaehümül evveliyn;
O Kavl’i (o söz’ü, hakk’ı; Rasûllerin, tilavet edilen ayetlerin anlattığını) gereğince düşünmediler mi?... Yoksa kendilerine ilk babalarına gelmemiş bir şey mi geldi (Hakikat ve sistem hep aynı) ?.
أَمْ لَمْ يَعْرِفُوا رَسُولَهُمْ فَهُمْ لَهُ مُنكِرُونَ
69-) Em lem ya'rifu Rasûlehüm fehüm lehu münkirun;
Yoksa onlar Rasûllerini tanımadılar da (bu yüzden) Onu inkar mı ediyorlar?.
أَمْ يَقُولُونَ بِهِ جِنَّةٌ بَلْ جَاءهُم بِالْحَقِّ وَأَكْثَرُهُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَ
70-) Em yekulune Bihi cinnetün, bel caehüm Bil Hakkı ve ekseruhüm lil Hakkı kârihun;
Yoksa: “Onda (B sırrınca) bir cinnet/akılsızlık var” mı diyorlar?... Bilakis O, kendilerine Hakkı (n-gerçeğin ta kendisini B sırrınca) getirmiştir/ (veya B sırrınca Hakk olarak gelmiştir)... Onların ekseriyeti hakk’ı hoşlanmazlar (kişilik yapılarına, şartlanmalarına ters gelir).
وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ أَهْوَاءهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ بَلْ أَتَيْنَاهُم بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَن ذِكْرِهِم مُّعْرِضُونَ
71-) Ve levittebeal Hakku ehvaehüm le fesedetis Semavatü vel Ardu ve men fiyhinne, bel eteynahüm Bi zikrihim fehüm an zikrihim mu'ridun;
Eğer Hakk (gerçek; teklik realitesi) onların hevalarına tabi olsaydı, Semalar, Arz ve onların arasında kim varsa elbette fesada uğrardı... Hayır, onlara Zikirlerini (B sırrınca) verdik... Onlar kendi Zikirlerinden yüz çeviricilerdir.
أَمْ تَسْأَلُهُمْ خَرْجاً فَخَرَاجُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ
72-) Em tes'elühüm harcen feharacü Rabbike hayr* ve HUve hayrur razikıyn;
Yoksa onlardan bir harç (ücret, karşılık) mı istiyorsun?... Rabbinin haracı (vergisi, bağışı) daha hayırlıdır... O, rızıklandıranların en hayırlısıdır.
وَإِنَّكَ لَتَدْعُوهُمْ إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ
73-) Ve inneke le ted'uhüm ila sıratın müstekıym;
Muhakkak ki sen onları sırat-ı müstekıym’e (İslam’a, tevhid’e, seyr-i sülük’e) da’vet edersin.

وَإِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ عَنِ الصِّرَاطِ لَنَاكِبُونَ
74-) Ve innelleziyne la yu'minune Bil ahireti anissıratı lenakibun;
Fakat Ahiret’e (kudret-bilinç boyutuna) iman etmeyenler, o sırat’tan (fıtratlarına-hakikatlerine rücu’yu, ilahi özelliklerle yaşamayı sağlayan seyr-i sülük-tevhid yolundan) sapıyorlar.
وَلَوْ رَحِمْنَاهُمْ وَكَشَفْنَا مَا بِهِم مِّن ضُرٍّ لَّلَجُّوا فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
75-) Velev rahımnahüm ve keşefna ma Bihim min durrin leleccu fiy tuğyanihim ya'mehun;
Eğer onlara Merhamet edip de kendilerinden durr’u (zayıflık ve acziyeti; sıkıntılı hallerini B sırrınca) keşfetsek (açsak, kaldırsak), mutlaka kör ve şaşkın halde tuğyanları (hakikatlerine başkaldırı) içinde kalmaya devam ederler.
وَلَقَدْ أَخَذْنَاهُم بِالْعَذَابِ فَمَا اسْتَكَانُوا لِرَبِّهِمْ وَمَا يَتَضَرَّعُونَ
76-) Ve lekad ehaznahüm Bil azâbi femestekânu liRabbihim ve ma yetedarreun;
Andolsun ki onları (Bi-) azab ile yakaladık... (Onlar) Rablerine boyun eğmediler ve tadarru etmediler (yakarmadılar; içlerinde yoğunlaşmadılar).
حَتَّى إِذَا فَتَحْنَا عَلَيْهِم بَاباً ذَا عَذَابٍ شَدِيدٍ إِذَا هُمْ فِيهِ مُبْلِسُونَ
77-) Hatta iza fetahna aleyhim baben zâ azâbin şediydin iza hüm fiyhi müblisun;
Nihayet üzerlerine şiddetli bir azab sahibi bir kapı fethettiğimizde (açtığımızda) birdenbire onun (o azabın) içinde ümitsiz kalıverirler.
وَهُوَ الَّذِي أَنشَأَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلاً مَّا تَشْكُرُون
78-) Ve HUvelleziy enşee lekümüs sem'a vel ebsare vel ef'idete, kaliylen ma teşkürun;
O odur ki, sizin için sem’ (işitme melekesi), basarlar (gözler) ve fuadlar (gönüller, anlama-hissetme) inşa etti... Ne az şükrediyorsunuz!.
وَهُوَ الَّذِي ذَرَأَكُمْ فِي الْأَرْضِ وَإِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
79-) Ve HUvelleziy zeraeküm fiyl Ardı ve ileyHİ tuhşerun;
Ve O’dur ki, sizi Arz’da yaratıp çoğalttı... O’na haşrolunacaksınız.
وَهُوَ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيتُ وَلَهُ اخْتِلَافُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ
80-) Ve HUvelleziy yuhyiy ve yümiytü ve leHUhtilafülleyli vennehar* efela ta'kılun;
Ve O’dur dirilten ve öldüren... Gece ve gündüzün ihtilafı (değişmesi, bir araya gelemeyişi, biribiri ardınca gelişi) O’nundur... Hala akletmiyor musunuz?.
بَلْ قَالُوا مِثْلَ مَا قَالَ الْأَوَّلُونَ
81-) Bel kalu misle ma kalel evvelun;
Bilakis onlar da evvelkilerin söylediğinin misli dediler.
قَالُوا أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَاباً وَعِظَاماً أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ
82-) Kalu eiza mitna ve künna türaben ve ızamen einna lemeb'usun;
Dediler ki: “Öldüğümüz, toprak ve kemikler olduğumuz vakit mi, gerçekten biz ba’solunacak mıyız?”.
لَقَدْ وُعِدْنَا نَحْنُ وَآبَاؤُنَا هَذَا مِن قَبْلُ إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ
83-) Lekad vuıdna nahnu ve abauna hazâ min kablü in hazâ illâ esatıyrul evveliyn;
“Andolsun ki biz de bizden önceki babalarımız da bununla va’dolunduk (tehdit edildik)... Bu evvelkilerin masallarından başka değil”.
قُل لِّمَنِ الْأَرْضُ وَمَن فِيهَا إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ
84-) Kul limenil Ardu ve men fiyha in küntüm ta'lemun;
De ki: “Kimindir Arz ve onun içinde olan kimse?... Eğer biliyorsanız (söyleyin)”.
سَيَقُولُونَ لِلَّهِ قُلْ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ
85-) Seyekulune Lillah* kul efela tezekkerun;
“(onları kendine ait bir mana için belli bir işlevle yaratan; böylece sünnetullah üzre açığa çıkan hüküm ve tasarrufuna mahal eden yegane kuvve) Allah’ındır” diyecekler!... De ki: “Hala tezekkür etmiyor musunuz?”.
قُلْ مَن رَّبُّ السَّمَاوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
86-) Kul men Rabbüs Semavatis Seb'ı ve Rabbul Arşil Azıym;
De ki: “Yedi Sema’nın Rabbi ve Azıym Arş’ın Rabbi kimdir?”.
سَيَقُولُونَ لِلَّهِ قُلْ أَفَلَا تَتَّقُونَ
87-) Seyekulune Lillah* kul efela tettekun;
“(Onlardan dilediği manaları, hüküm ve emirlerini tafsile getiren) Allah’ındır (rububiyyet)” diyecekler!... De ki: “O halde korkup (nefsinizden) korunmaz mısınız?”.
قُلْ مَن بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ يُجِيرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ
88-) Kul men Bi yediHİ melekûtü külli şey’in ve HUve yuciyru ve la yücaru aleyHİ in küntüm ta'lemun;
De ki: “Herşeyin melekutu (mülk ve idaresi) i-elinde olan, (varlığıyla bizatihi herşeyi) himaye edip koruyan, fakat kendisi korunup kullanılmayan (gayrı vücud-kuvve olmayan, mutlak olan) kim dir?... Eğer biliyorsanız (söyleyin!)”.
سَيَقُولُونَ لِلَّهِ قُلْ فَأَنَّى تُسْحَرُونَ
89-) Seyekulune Lillah* kul feenna tüsharun;
“(Kendinden gayrı vücud olmayan) Allah’a aittir (bu)” diyecekler!... De ki: “Nasıl oluyor da (hayal-rüya-dünya ile) büyüleniyorsunuz?”.
بَلْ أَتَيْنَاهُم بِالْحَقِّ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
90-) Bel eteynahüm Bil Hakkı ve innehüm le kâzibun;
Hayır, biz onlara hakk’ı getirdik (B sırrıyla Hakk olarak geldik)... Onlar ise kesinlikle yalancılardır.
مَا اتَّخَذَ اللَّهُ مِن وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ إِلَهٍ إِذاً لَّذَهَبَ كُلُّ إِلَهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ
91-) Mettehazâllahu min veledin ve ma kâne meahu min ilahin izen lezehebe küllü ilahin Bima haleka ve leala ba'duhüm alâ ba'd* subhanAllahi amma ye sıfun;
Allah hiçbir çocuk edinmemiştir... O’nunla beraber bir ilah da yoktur... O takdirde (yani eğer ilahlar olsaydı), herbir ilah (B sırrınca) yarattığı ile mutlaka giderdi (onunla olurdu; yaratan yaratılandan ayrı-öte değil) ve elbette bazısı bazısına üstün gelirdi (ilahlık çöker?)... Allah onların niteleyegeldiklerinden Subhan’dır (münezzehtir) !.
عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ
92-) Alimil ğaybi veşşehadeti feteala amma yüşrikûn;
(O Allah) ğayb’ı da şahadet’i de Aalim’dir... Onların ortak koşmalarından yücedir!.
قُل رَّبِّ إِمَّا تُرِيَنِّي مَا يُوعَدُونَ
93-) Kul Rabbi imma türiyenniy ma yuadun;
De ki: “Rabbim, eğer onlara va’dolunanı (tehdit olundukları şeyi) bana göstereceksen”,
رَبِّ فَلَا تَجْعَلْنِي فِي الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ
94-) Rabbi fela tec'alniy fiyl kavmiz zalimiyn;
“O zaman beni zalimler kavmi içinde kılma/tutma Rabbim!”.
وَإِنَّا عَلَى أَن نُّرِيَكَ مَا نَعِدُهُمْ لَقَادِرُونَ
95-) Ve inna alâ en nüriyeke ma neıdühüm lekadirun;
Doğrusu biz, onları tehdit ediyor olduğumuz şeyi sana göstermeye elbette Kaadir’leriz (kudretimiz mümkünat ile kayıtlı değildir).
ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ السَّيِّئَةَ نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَصِفُونَ
96-) İdfa' Billetiy hiye ahsenüs seyyiete, nahnu a'lemu Bi ma ye sıfun;
Kötülüğü (batılı, göreselliği) en güzel olan (Hak, sistem bilinci) ile (B sırrınca) def’et... Biz onların (seni nasıl) nitlemekte olduklarını (B sırrınca) daha iyi biliriz.
وَقُل رَّبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ
97-) Ve kul Rabbi euzü BiKE min hemezatiş şeyatıyn;
Ve de ki: “Rabbim!.. Şeytanların dürtmelerinden/impalslarından (B manasınca) sana sığınırım”.
وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَن يَحْضُرُونِ
98-) Ve euzü BiKE Rabbi en yahdurun;
“Ve (B manasınca) sana sığınırım Rabbim, yanımda hazır bulunmalarından”.
حَتَّى إِذَا جَاء أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِ
99-) Hatta iza cae ehadehümül mevtü kale Rabbirciun;
Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde dedi ki: “Rabbim beni geri döndürün”.
لَعَلِّي أَعْمَلُ صَالِحاً فِيمَا تَرَكْتُ كَلَّا إِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَائِلُهَا وَمِن وَرَائِهِم بَرْزَخٌ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
100-) Lealliy a'melü salihan fiyma terektü kella* inneha kelimetün huve kailuha* ve min veraihim berzehun ila yevmi yüb'asun;
“Ta ki terketmiş bulunduğum şeylerde (ihmal ettiğim vahdet’e-sistem’e uygun amellerde, iman üzere yaşamda, kuvveden fiile çıkarmadıklarımda, onların yerine; geride bıraktığım dünyada, bedende) salih (sünnetullah’a uygun) amel yapayım”... Hayır (asla mümkün değil), bir kelime ki onu kendisi söyler (sistem’de yeri ve geçerliliği yoktur)... Arkalarında (eğer geri dönüş mümkün olsaydı ‘önlerinde’) ba’solunacakları güne kadar bir berzah (engel, perde, aralık, boyutsal başkalık) vardır (geri dönemezler?; reenkarnasyon da mümkün değildir).
فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ فَلَا أَنسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلَا يَتَسَاءلُونَ
101-) Feiza nüfiha fiys Suri fela ensabe beynehüm yevmeizin ve la yetesaelun;
Sur’da nefholunduğunda (ikincisinde?), o gün aralarında nisbetler (beşeri mensubiyetler, akrabalıklar, etiketler; dünyada birbirlerini tanımalarını sağlayan görünümleri) olmayacak... Sualleşmezler de (dünyadaki nisbetlere/iletişime göre birbirlerini sormazlar da).
فَمَن ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
102-) Femen sekulet mevaziynuhu feülaike hümül müflihun;
Kimin mizanları ağır gelirse, işte onlar felah bulanların ta kendileridir.
وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنفُسَهُمْ فِي جَهَنَّمَ خَالِدُونَ
103-) Ve men haffet mevaziynuhu feülaikelleziyne hasiru enfüsehüm fiy cehenneme halidun;
Kimin mizanları hafif gelirse, işte onlar da nefslerini (kendilerini) hüsrana uğratanların ta kendileridir... Cehennem içinde ebedi kalıcılardır!.
تَلْفَحُ وُجُوهَهُمُ النَّارُ وَهُمْ فِيهَا كَالِحُونَ
104-) Telfehu vucuhehümünnaru ve hüm fiyha kâlihun;
Onların vechlerini O Nar yalar... Onlar orada kalih’dirler (çehrelerini ekşitip dururlar; dudakları gerilip dişleri sırıtıp kalırlar).
أَلَمْ تَكُنْ آيَاتِي تُتْلَى عَلَيْكُمْ فَكُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ
105-) Elem tekün ayatiy tütla aleyküm feküntüm Biha tükezzibun;
“Ayetlerim sizin üzerinize tilavet edilmedi mi?... Ve siz onları (B gerçeğince) yalanlamıyor muydunuz?”.
قَالُوا رَبَّنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شِقْوَتُنَا وَكُنَّا قَوْماً ضَالِّينَ
106-) Kalu Rabbena ğalebet aleyna şıkvetüna ve künna kavmen dalliyn;
Dediler ki: “Rabbimiz!.. Şakavetimiz bize galip geldi; sapıp kaybolmuş bir kavim olduk”.
رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْهَا فَإِنْ عُدْنَا فَإِنَّا ظَالِمُونَ
107-) Rabbena ahricna minha fein udna feinna zalimun;
“Rabbimiz!... Çıkar bizi oradan... Eğer (yeniden bir daha) döner (aynısını yapar) isek, muhakkak biz zalimleriz”.
قَالَ اخْسَؤُوا فِيهَا وَلَا تُكَلِّمُونِ
108-) Kalahseu fiyha ve la tükellimun;
Dedi ki: “Sinin/alçalın/zelil olun orada... Bana da konuşmayın”.
إِنَّهُ كَانَ فَرِيقٌ مِّنْ عِبَادِي يَقُولُونَ رَبَّنَا آمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَأَنتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ
109-) İnnehu kâne feriykun min ıbadiy yekulune Rabbena amenna fağfir lena verhamna ve ENTE hayrur Rahımiyn;
“Gerçek şu ki kullarımdan bir fırka: , derlerdi (de,)”.
فَاتَّخَذْتُمُوهُمْ سِخْرِيّاً حَتَّى أَنسَوْكُمْ ذِكْرِي وَكُنتُم مِّنْهُمْ تَضْحَكُونَ
110-) Fettehaz tümuhüm sıhriyyen hatta ensevküm zikriy ve küntüm minhüm tadhakun;
“Siz onları alaya aldınız... Hatta (onlarla perdelenmeniz, bu haliniz) Zikrimi size unutturdu... Ve siz onlara gülüyordunuz”.
إِنِّي جَزَيْتُهُمُ الْيَوْمَ بِمَا صَبَرُوا أَنَّهُمْ هُمُ الْفَائِزُونَ
111-) İnniy cezeytühümül yevme Bima saberu, ennehüm hümül faizun;
“Muhakkak ki sabretmelerinin karşılığını (B sırrınca) onlara bugün Ben verdim... Ki onlar kurtuluşa/zafere erenlerin ta kendileridir”.
قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْأَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ
112-) Kale kem lebistüm fiyl Ardı adede siniyn;
Dedi ki: “Arz içinde sene sayısı itibarıyla kaç (sene) kaldınız?”.
قَالُوا لَبِثْنَا يَوْماً أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَاسْأَلْ الْعَادِّينَ
113-) Kalu lebisna yevmen ev ba'da yevmin fes'elil addiyn;
Dediler ki: “Bir gün yahut bir gün’ün bir kısmı kaldık... Sayanlara sor!”.
قَالَ إِن لَّبِثْتُمْ إِلَّا قَلِيلاً لَّوْ أَنَّكُمْ كُنتُمْ تَعْلَمُون
114-) Kale in lebistüm illâ kaliylen lev enneküm küntüm ta'lemun;
Dedi ki: “Ancak az (bir süre) kaldınız, eğer gerçekten biliyor olsaydınız (kendinizi kaptırmaz, gerekli Çalışma ile özünüze dönerdiniz)!”.
أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثاً وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ
11 5-) Efe hasibtüm ennema haleknaküm abesen ve enneküm ileyNA la turceun;
“Sizi abes olarak (boş yere) yarattığımızı ve sizin gerçekten bize rücu’ ettirilmeyeceğinizi mi sandınız?”.
فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَرِيمِ
11 6-) Feteallellahul MelikülHakk* la ilahe illâ HU* Rabbül Arşil Keriym;
Melik ve Hakk olan Allah pek yücedir!... O’ndan başka ilah (vücud, yaratan, müessir) yoktur... (O), Keriym Arş’ın Rabbi’dir.
وَمَن يَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهاً آخَرَ لَا بُرْهَانَ لَهُ بِهِ فَإِنَّمَا حِسَابُهُ عِندَ رَبِّهِ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ
117-) Ve men yed'u meAllahi ilahen ahare la burhane lehu Bihi, feinnema hısabuhu ınde Rabbih* innehu la yüflihul kafirun;
Kim Allah ile beraber başka bir ilah (vücud) çağırırsa (isimlendirirse) -ki ona dair (B gerçeğince) onun hiçbir burhanı (kanıtı) yoktur-, onun hesabı ancak Rabbinin indindedir... Muhakkak ki kafirler iflah etmezler.
وَقُل رَّبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَأَنتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ
118-) Ve kul Rabbiğfir verham ve ENTE hayrur rahımiyn;
Ve de ki: “Rabbim, mağfiret et ve rahmet/merhamet et!... Sen Raahım olanların en hayırlısısın!”.

Yazar: www.duasi.org ibrahim

Müminun Hakkında Yorumlar

Yorum Yapılmamış

Bu Konuya Yorum Yapabilmek İçin, Üye Olmalı yada Üye Girişi Yapmalısınız.

Sitemap - Kullanım Şartları